Facebook

Twitter

Sosyal Medya

Hava, su, toprak... Doğaya dönüş

Kıyıda duruyorum. Bakışlarım kıyıya yavaşça dokunan dalgalara yöneliyor. Küçük dalgalar, küçük taşları yerinden oynatıyor… Su ve taşların sesi birbirine karışıyor… Küçük dalgaların ve taşların oluşturduğu ses, gökyüzüne dağılıyor… Gökyüzünü kaplayan boşluk tünellerinde ses müziğe dönüşüyor…

Düşünüyorum… Kıyıda küçük dalgaların yuvarlayıp doğanın müziğine dönüşmesine olanak veren küçük taşlar, bir zamanlar – belki milyarlarca yıl önce- dev kayalıklardı. Milyonlarca yıl doğanın döngüsü içinde havalar ısındı/soğudu, yağmurlar yağdı, rüzgarlar esti... Bütün bunlar dev kayaları parçaladı, parçaladı, parçaladı... Giderek ufaldı dev kayalar ve gün geldi, ayaklarımın altında, küçücük dalgalarla dans eden, müzik yapan küçük çakıl taşlarına dönüştü... Süreç devam ediyor ve o küçük çakıl taşları, parçalanmaya, ufalanmaya devam ediyor...

Bir adım geri atıyorum ve yerden bir avuç kum alıyorum... Parmaklarımın arasından akıyor. Zamanı anımsatıyor bana, bu akan kum. Parmaklarımın arasından akan kum, bir zamanlar magmadan yukarı çıkıp gökyüzüne püsküren devasa lavların parçasıydı...

Bakışım ufka yöneliyor... Ufuk, “ufka dair” ne söyler ki ona bakan göze... Uzandığımda dokunacağımı sandığım, ancak ona yaklaştıkça uzaklaşan o yatay çizgi... Ayaklarımın altında çakıl taşları, uzaklarda bakış konimin sınırlarını zorlayan ufuk çizgisi... Bazen silinip gidiyor, bazen de hep orada olduğu için belleğimde karşılık bulmuyor.

O çakıl taşı ile ufuk arasında gidip geliyorum... Zihnimin sınırları içinde algılayamadığım uzayı düşünüyorum. Kim bilir hangi galakside yeni ufuk çizgileri şu anda var ya da yok oluyor...

Sonra hava giderek kararıyor ve gökyüzünü ağustos böcekleri kaplıyor... Gecenin karanlığını delip geçen ışık noktacıkları, çakıl taşlarından gökyüzüne asılmış olan müziği çoğaltıyorlar...

Su havaya, hava suya karışıyor... Su mu hava, hava mı su...

Gecenin karanlığında zeytin ağaçları arasında yürüyorum... Ağaçlar insan ömrünün onlarca katından daha fazla zamandır buradalar. Binlerce yıla tanıklık etmiş onlar. Bellekleri içlerinde saklı onların... Her gövde, bildiğim imgeler olarak görünüyorlar... Uzaklarda yanan ateşten yayılan ışık, bu imgeleri sürekli değiştiriyor... Zeytin ağaçları içinde, tüm ömrüm boyunca biriktirdiğim imgeler akıyor gözlerimin önünden.

Eğiliyorum... Toprağın içinden fışkırmış bitkilere dokunuyorum. Toprak kokusu sarmış ortalığı. Akşamın serinliğinde koku ciğerlerimize doluyor...

Biraz önce, dalgaların yuvarladığı çakıl taşları, bilmem kaç bin yıl sonra içinden filizlerin çıktığı toprak olup, içinde mikroorganizmaların yaşamasına olanak tanıyacak...

Ateşin ışığı çekiyor kendine. Bir ateş böceği, ateşin etrafında dönmeye başlıyor... Dönüyor, dönüyor ve dönüyor... Sonra... Sonra... Birden kendini ateşin içine bırakıyor...

Gözlerimi kapatıyorum... Ateşin yalımlarını hissediyorum göz kapaklarımın üstünde. Zaman beni, alevlerin yalımları gibi savuruyor...

O ateş böceği ölümde yeniden doğmayı seçti... Doğanın milyarlarca yıllık döngüsünün kendisiydi o ateş böceği...

Zaman geçiyor, ateş sönüyor... Bir rüzgar ateşin küllerini havaya, toprağa, suya savuruyor. Kül, bir başka deyişle ateş böceği, hava, su, toprak oluyor.

Hayatın döngüsünün üç elementi; hava, su, toprak... Her biri kendi başına, hayatın döngüsünün aynası. Aynı zamanda birbirlerini var ederek hayatın kendisi oluyorlar...

Ve insanı düşünüyorum...

Çevremizi saran her şeyden biri miyiz?

Ben toprak mıyım?

Ben su muyum?

Ben hava mıyım?

Hayranlıkla baktığımız ve doğa dediğimiz o büyük resmin izleyicisi miyiz, yoksa onun bir parçası mı...

Bedenimle yüzleşiyorum. Sırlara yansıyan imgem, parmaklarımın dokunuşları ile duyumsadığım bedenim.

Kıyı da dalgaların savurduğu küçük çakıl taşları ile bedenim arasında ne fark var... Ruh mu? Biliyor muyuz o çakıl taşının bir ruha sahip olup olmadığını...

O bir ruh taşımıyorsa, onun ait olduğu dünya ya beni ait kılan ne?

Ama ya o da benim gibi bir ruha sahipse...

İşte o zaman ben yukarıdaki sorulara doğru cevap verebilirim.

Ben toprağım,

Ben suyum,

Ben havayım...

Ait olduğum bir şeyi korumak... O halde bedeni mi korumak değil midir?

Ait olduğum şeye müdahale, bedenime müdahale demek değilse nedir?

Ait olduğum doğayı korumak kendimi, bedenimi, ruhu mu korumak anlamına gelmiyor mu?

Sorular, Sorular, Sorular...

İnsan içinde olduğunun mu, yoksa ait olduğunun mu farkında olur?

İnsan herhalde ait olduğunu hissettiği şeyin farkındadır.